Hayatımıza yön veren “uzman”lar yeni günah keçisini ilan etti: Tuz. Rastlantıya bakın ki aynı uzmanlar insan vücudu için ne hayati derecede önemliyse onu yasaklamak eğilimindeler. İyilikGüzellik tuzsuz olmaz diyor ve doğal tuzla ilgili gerçeği açıklıyor. Beyninizi seviyorsanız okuyun!
Hayatımıza yön veren “uzman”lar yeni günah keçisini ilan etti: Tuz. Rastlantıya bakın ki aynı uzmanlar insan vücudu için ne hayati derecede önemliyse onu yasaklamak eğilimindeler. İyilikGüzellik tuzsuz olmaz diyor ve doğal tuzla ilgili gerçeği açıklıyor. Beyninizi seviyorsanız okuyun!
Son yıllarda medya ve basın organlarında hayatımız için temel yapı taşlarından biri olan “tuz”a karşı büyük bir savaş var. Tuz her yerde kötüleniyor ve uzmanlar sofradan tuzu kaldırın diyor. Biz de sizlere önce 1 Nisan 2010 tarihinde Milliyet gazetesinde yayınlanan bir haberi, ardından da Alev Özderici ile yaptığımız özel söyleşiyi yayınlıyoruz… 1 Nisan 2010 tarihli Milliyet gazetesi haberi: “Tuz tüketiminin giderek arttığını söyleyen Prof. Ayşe Baysal, “Sofradan tuzluğu kaldırmak lazım. Bugün böbrek hastalıklarının arkasında yatan temel neden aşırı tuz tüketimi” dedi
Samsun’da bulunan Beslenme, Eğitim ve Araştırma Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ayşe Baysal, Türkiye’de insanların çok fazla tuz tükettiğini belirterek, “Sofralardan tuzlukları kaldırmak lazım. Tuzun fazla alımı yüksek tansiyona neden oluyor. Tansiyonun yükselmesi böbrek hücrelerini olumsuz etkiliyor. Bugün böbrek hastalıklarının arkasında yatan temel neden aşırı tuz tüketimi” dedi. Dünyada kişi başına günlük tuz tüketiminin en çok 6 gram olarak belirlendiğini, Türkiye’de ise kişi başına 18 gram günlük tuz tüketildiğinin saptandığını belirten Baysal, “Kişi sofraya oturuyor, yemeğin tadına bakmadan tuz katıyor. Tuz tüketimi mutlaka daha aşağıya düşürülmeli” diye konuştu. Türkiye’de beslenme şekillerinin son 20 yıldır kötüye gittiğini vurgulayan Baysal, “Sağlıksız besleniyor, hareket etmiyoruz. Bu mide kanserlerinin, şişmanlığın artmasına neden oluyor. Tuzu da fazla tüketince mide hücreleri zayıflıyor işlevini yapamaz hale geliyor. Bunun sonucunda kanser oluşuyor” dedi.
Haberde “tuz tüketimi” o kadar kötüleniyordu ki, iyilikguzellik Neden tuz düşmanlığı yapılıyor? Bir insan hiç tuz yemezse ne olur? Doğal tuz ile rafine tuz arasındaki fark nedir? Doğal tuzun vücudumuz ve cildimiz için önemi nedir? Günlük tüketmemiz gerek doğal tuz miktarı nedir? Bu tuzu nasıl öğütüp kullanabiliriz? Doğal tuzu temin etmek isteyenler için tavsiyelerinizi alabilir miyiz? sorusunun cevabını bulmak için yola çıktı… B’MEAL’den Alev Özderici’ye, hayatımız için tuzun ne anlama geldiğini sorduk.
İşte Alev Özderici’nin açıklamaları…
Hayat için su ve tuzun anlamı ne?
Hayat için gerekli temel besin maddelerinden biri olan doğal -işlenmemiş- deniz tuzunun hayatın devamlılığını sağlayan çok önemli özellikleri varken işlenmiş rafine tuzların zararları nedeniyle giderek daha da çok yanlış yerlere konumlandırıldığı gerçeğini görmemezlikten gelemeyiz. Çünkü gerçek doğal tuz olmadan hayatın var olması mümkün değil!
Hepimiz biliyoruz ki su ve tuz hayatın temel yapı taşlarıdır. Dünyanın dörtte üçü denizlerle kaplıdır ve deniz suyu kısaca su ve tuzdan oluşur. İnsan vücudunu oluşturan iki temel elementten biri su, diğeri de tuzdur. Bir insan cesedi yakıldığında geriye kalan küllerin bile vücut tarafından yapılmış saf tuz olduğu yaklaşık 100 yıl önce kanıtlanmıştır (Dr.Willhelm Schüssler).
Doğal tuz kristali insan vücudunu oluşturan tüm elementleri içerir. Doğada bulunan 94 elementten soy gazlar hariç tüm elementler doğal tuz kristalinde mevcuttur. Bu da doğal tuzun insan vücudunda bulunan tüm doğal mineralleri ve iz minerallerini içerdiği anlamına gelir. Kanımızın bile tuzlu bir yapısı olduğunu düşünürsek niye tuz “rafine” edilerek insan sağlığı için bu denli tehlikeli bir noktaya taşındı? Doğal tuz hayatın yapı taşıyken, rafine tuzöldürüyor! Niye? ÇÜNKÜ “DOĞAL-İŞLENMEMİŞ DENİZ TUZU KRİSTALİ” İLE “RAFİNE BEYAZ TUZUN” HİÇBİR ORTAK YÖNÜ YOK!
Kullanılan rafine tuzların çoğu sodyum klorid ve bu maalesef yaşam için gerekli olan tuzla alakalı bir yapı değil! Oysa doğal deniz tuzu kristali sodyum ve klor gibi sadece iki element değil vücudumuzu oluşturan tüm doğal elementleri içeriyor. Hemen hemen her konuda olduğu gibi sanayileşme doğal tuz kristalini de “temizlemeyi!” ve onu iki elemente indirgemeyi seçti ve beyaz şekere benzeyen beyaz bir zehir yarattı! Tuzun değişim gücü
Bilimsel açıdan doğal tuz kristalinin oldukça kendine has bir yapısı vardır. Diğer tüm kristal yapıların tersine, tuzun atomik yapısı moleküler değil elektrikseldir ve tuzu değişken yapan faktör de budur. Bir kuvars (quartz) kristali bir kap suya koyup 10 dakika sonra çıkardığımızda o hala aynı kristaldir, yani kristal yapılı olmasına rağmen moleküler yapısı değişmemiştir. Enerjisini, frekans kalıplarını suya aktarmış olsa da kristal bozulmadan aynı kalmıştır.
Doğal -işlenmemiş- tuz kristali suya koyulduğundaysa tuz erir ve “SOLE” oluşur. SOLE ise ne tuz ne de sudur, tuzun veya suyun kendi başlarına ifade ettiklerinden daha yüksek bir enerji boyutudur. Sole ısınıp su buharlaştığında geriye tuz kalır. Doğal, işlenmemiş tuzun bu form değiştirebilme kabiliyeti gıda olarak metabolize edilme ihtiyacı olmadığını gösterir. Tükettiğimiz nişasta şekere, protein amino asitlere ve yağ gliserin ve aside dönüşürken tuz tuz olarak kalır. Başka bir deyişle vücudumuz tuz dışında kalan tüm gıdaları içerdikleri besinleri kullanabilmek amacıyla parçalarına ayırmak zorundadır. Çünkü doğal tuz SOLE olarak tüketildiğinde iyonize bir formda hücrelerin kullanımı için hazırdır. Tuz olmadan düşünemez, hareket edemeyiz!
*Vücudumuzdaki en basit fonksiyonların gerçekleşebilmesi için bile doğal tuza veya içerdiği elementlere iyonize bir formda ihtiyacımız vardır.
*Örneğin: Duyularımızla algıladıklarımızı beyne iletmek sinir sistemimizin görevidir. Beyin kendisine ulaşan bilgiye göre gereken şekilde reaksiyon göstermeleri için kaslarımıza sinir hücreleri aracılığıyla gerekli bilgi ve talimatları iletir. Bu süreç şöyle oluşur:
*Pozitif yüklenen potasyum iyonları hücreyi terk ederken, hücreye giremeyen pozitif yüklü sodyum iyonları hücre zarında bir elektrik potansiyeli oluştururlar.
*Hücrenin dışı pozitif, içi negatif yüklü hale gelir.
*Bir sinir hücresi uyarıldığında zarı aniden zıt kutup haline döner ve sonuç olarak sodyum iyonlarını geçirgen hale gelir.
*Her sinir uyarımında saniyenin binde biri (1/1000) gibi çok kısa bir sürede elektrik potansiyeli dönüşerek 90 mill volt enerji açığa çıkar.
*Ve böylelikle alınan uyarılar düşünce ve harekete dönüşür.
Sonuç olarak tuzdaki sodyum ve potasyum iyonları olmadan bu fonksiyonların gerçekleşebilmesi mümkün değildir. Bunlar olmadan tek bir düşünce veya hareket bile oluşamaz. Bir bardak su içmek gibi basit bir hareket bile gerekli düşünce ve hareketlerin oluşabilmesi için sinirlere uyarı olarak gelen milyonlarca talimatı gerektirir. Başlangıçta düşünce vardır ve düşünce bir elektromanyetik frekanstan-alandan başka bir şey değildir. Tuz bu elektromanyetik frekansın yaratımından ve beynin emirlerinin istenen hareketi yapacak olan kas ve organlara iletilmesinden sorumludur.
Günlük tüketmemiz gerek doğal tuz miktarı nedir?
Vücudumuz günlük olarak 0,1984 gr doğal-işlenmemiş tuza ihtiyaç duyarken birçok insan çok tuza doyamıyor.
Amerika’da kişi başı günlük tuz tüketimi yaş grupları arasında 11,34 gr ile 19,84 gr arasında değişiyor. Buna karşılık böbreklerimizin günlük tuz süzme kapasitesi cinsiyete, yaşa ve kişinin yapısal özelliklerine göre 4,82 gr ile 7,09 gr arasında değişiyor. Rafine tuz vücudumuzu neden tahrip ediyor?
Vücut rafine tuzu saldırgan bir zehir olarak algıladığı için tüketilen rafine tuzu kendini korumak amacıyla bir an önce atmak istiyor ve bu nedenle de tüketilen aşırı miktarda tuzun süzülmesi ve atılması başta böbreklerimiz olmak üzere tüm boşaltım sistemi üzerinde önemli bir yük ve baskı oluşturuyor.
Vücut her zaman aşırı tuzun kendisine vereceği zararı engellemek için tuzu izole etmeye çalışır.
Bunu yaparken de hücre suyu moleküllerini kullanarak tuzu kaplar ve sodyum kloridi sodyum ve klorid olarak iyonize ederek nötrleştirir. Ve ne yazık ki bunu yaparken hücre suyu tamamen kaybolan hücreler de ölmektedir. Vücudun 1 gr rafine tuzu (sodyum klorid) atabilmek için kullandığı hücresuyu miktarı bunun tam 23 katıdır. Ne kaybettiğimizi anlamak hiç de zor değil öyle değil mi?
Fazla ve üstelik de rafine tuz kullanımının tek bedeli hücre ölümleri de değil!
Bu durumda rafine tuz vücudun hiç de ihtiyacı olmayan oldukça asidik ödemler veya doku içinde aşırı su birikimlerine sebep oluyor ki, kadınların en önemli şikâyetlerinden biri olan selülitin temel sebeplerinden biri de bu.
Vücut hafif alkali yapıda sağlıklıdır, asidik ödemlerin vücudumuza bir faydası olmadığı gibi vücudun pH’ını asidik yöne doğru çektikleri için genel sağlığın korunmasını da zorlaştırırlar.
Vücuttan atılamayan rafine tuz ise tekrar kristalleşerek direkt olarak eklem ve kemiklerde depolanır ki bu artrit, gut gibi değişik türdeki romatizmal hastalıklar ile safra kesesi ve böbrek taşı oluşumlarının önemli sebeplerindendir. Tekrar kristalleştirerek saklama çözümü orta ve uzun vadede hastalıklara sebep olacak olsa da, atımını gerçekleştiremediği aşırı miktarda rafine tuzun kendisine vereceği zararı engellemek için vücudun bulabildiği tek çözümdür. Peki, bunu neden yapıyoruz? Niye doğal deniz tuzu kristalleri bu kadar faydalıyken yerine beyaz zehir de denilen “rafine tuz-sodyum klorid” üretiyor ve kullanıyoruz?
Sebep basit: Dünyada kullanılan tuzun yaklaşık %93’ü endüstriyel kullanım amaçlı üretiliyor ve bu tuzun sodyum klorid olarak üretilmesi anlamına geliyor. Çünkü her kimyasal işlem sodyum klorid kullanımını gerektiriyor. Doğal tuz kristalinin içerdiği diğer doğal elementlerin tümü üretimde sıkıntılara sebep olduğu için ayıklanıyor ve atılıyor. Bakalım sodyum klorid nelerin üretimi için gerekli:
*Sodalar
*Çamaşır deterjanları
*Vernik, cilalar
*Plastik
*PVC
Özetle hemen hemen insanın doğa ve doğal olanla arasındaki mesafeyi artıran sentetik her şeyin üretimi için gerekli sodyum klorid.
Ayrıca üretilen rafine tuzun yaklaşık %6-7’si de gıda endüstrisinde ekonomik kimyasal koruyucu amaçlı olarak kullanılmakta. Ekmek, yoğurt gibi çok tüketilen hazır gıdalara ve fast food ürünlerine baktığımızda maalesef çok azının sodyum klorid içermediğini görüyoruz. Bu özellikle raf ömrünün uzatmanın peşinde olan hazır gıda üreticileri açısından çok önemli.
Ve ne yazık ki tüm bu gelişmeler insan hayatı için hayatı ciddi anlamda tehdit eden adımlar. Yani sadece havayı, suyu tüketmiyoruz… Hayatın temel yapı taşlarından olan doğal deniz tuzu kristallerini de daha çok satış, daha çok kar için zehire dönüştürerek yok ediyoruz. Kimsenin aklı karışmasın!
Konunun özeti şu: Her konuda olduğu gibi doğru bilgiyle doğru seçim yapmak mümkünken “suçu tuza atma”nın hiçbir manası yok!
Hayatı korumayı, yaşamayı ve yaşatmayı seçenler “doğal-işlenmemiş tuz kristali”nin peşine düşsünler… Doğal tuz kristali hayat demek çünkü!
Kullandığım tuzun nasıl bir tuz olduğuna nasıl emin olacağım diyorsanız da hangi tuzu kullanıyorsanız kullanın önce tuzunuzu test edin, sonra karar verin. Çünkü maalesef doğal deniz tuzu diye satılan birçok tuz da maalesef öyle olmayabiliyor, ya da öyle olup dinamitleme ile çıkarıldığı için yapısı bozulmuş olabiliyor. Üstelik test de çok kolay:
- 1 çay bardağını yarısına kadar üzüm sirkesi ile doldurun.
- İçine 1 tatlı kaşığı tuz atın.
- 5-10 dakika seyredin.
- Bardaktaki sirke yeni açılmış gazlı içecekler gibi aşağıdan yukarı doğru köpürmeye başlıyor ve bir süre sonra bulanıklaşıyorsa o tuzu hemen ve ebediyen hayatınızdan çıkarın!
Taze ( Dogal ve katkısız ) maya nasıl elde edilir !
Hamur için maya yapmak öyle sandığımız kadar zor ve uğraştırıcı değil , çok lezziz ve kocaman bir ekmeğiniz oluyor, tavsiye ederim.
ilk esas maya
2 s.b un(esmer kullandım)+2 sb süt veya içme su
ikisindende olabilir
oda sıcaklığında geniş bir cam veya porselen kaba koyup üstünü kapatın 3 veya 4 gün bekletin hergün bir kez üstünü açıp tahta kaşıkla karıştırın.maya 1-2 gündede olabilir bu evin sıcaklığına bağlı güzel kokular geliyor ve maya delikleri varsa maya tutmuştur mayayı aklınıza geldikçe karıştırın.
Maya hazır olduğunda ön maya hazırlanır.
Daha sonra ;
ön maya
1 bardak esas mayadan alınır içine 2 s.b un ve 2 s.b içme suyu koyup karıştırıp bir gece bekletin sabah hazır oluyor üstü sabun köpüğü gibi ve bu ön mayamızdan 1 bardak alıp esas mayaya iade edip kaldırıyoruz dolaba yok eğer yine ekmek yapacaksanız kaldırmayın oda sıcaklığında beklesin 1 günden fazla beklerse çok ekşiyor
Hamur……..
daha sonra kalan ön mayamızın için 1su bardağı su ve 2-3 s.b un koyup tahta kaşıkla karıştıralım daha sonra da 3 s.b kadar un ekleyip elimizle yumuşayıncaya kadar yoğuralım ,daha sonra bu hamuru kabarması için bir tencereye koyun 6-8 saatte 2 kat kabarıyor, amaç 2 kat kabarmasıdır aslında daha sonra hamuru unlu br yüzeye döküp tuz ve zencefil ekleyip 5-10 dk daha yoğurup unlu bir kaba döküp 2kat kabartıp 210 c fırına atıyoruz yarım saat sonra pişiyor(fırına göre elbette üstüne bez atıp kokusuna dayanabilirseniz soğumasını bekleyip yeyin o kadar doyurcuki biz 3 günde bitiremedik ekmeği.
*Yarım su bardağı kaynar suya un ekleyerek muhallebi kıvamına getirip sıcakken ekmeğe sürüyorum yumuşacık oluyor ekmeğim.
Ekşi mayanızı gerçekten ekşi istiyorsanız, haftada bir beslemeniz ya da bu süreyi uzatmanız yeterli. Sizler de benim gibi ekşi mayanın ekmeğinin tatlı olmasını istiyorsanız bu durumda 3 günde bir beslemek zorundasınız. Besleme işlemiş ise; buz dolabından ya da uygun ısıda beklediği yerden 2 saat önce çıkarmak, kullanacağınız miktar toplamınca damacana su ve kaliteli un ilave edip, deterjan kullanılmayan bir tahta spatula ile karıştırmak. Dışarıda 4-5 saat beklettikten sonra tekrar fermantasyonunun yavaşladığı ortama almak.eğer ekmeğin tadını ekşi istemiyorsanız dolaptan çıkardığınızda üzerineki su birikintisini dökmeniz yeterli.
Tatlı ve pogaca gibi yumuşak olan ekmek mayası:
ılık 1 ç.b ev yoğurdu ve 1 ç.b un kavanozda karıştırılıp 2-3 gün bekletilir.
maya ekşiyince tamammını bir kaba boşaltıp 1.5 su bardağı ılık su koyulup boza kıvamına getirilir ve 3 su bardağı un koyulur karıştırılır kulak memesi kıvamından biraz daha cıvık bir kıvamda olursa iyi olur .
tahta bir nesnenin üzerine serirlir ve 1 – 2 saatte bir akla geldikçe yoğurulur eğer tam buğday unu kullanılmışsa bu şekilde yapılır, hamurda maya örgüleri varsa 6 saat sonunda frına bırakılır 210 derce hamurun üstü kesilmesse kabarması daha iyi olur.
beyaz un kullanılmışsa sürekli yoğurmaya gerk yoktur 2 katına çıknca tekrar yoğurulur ve biraz dinlenmeye bırakılır tekrar 2 katına çıkınca pişirilir 210 derecede
—aslolan maya tarifidir hamuru değişik şekilde yapabilirsiniz .
* kavanozda yapılan mayanın üzerine 3 kez katlanmış ince beyaz tülbent örtmek gerekir şeklinde
Çömelmek, medeniyet artışı ile ters yönde, gerileyen ve unutulan bir duruş. Spor hayatımla beraber, insanların çömelme konusundaki yeteneklerinde olan kaybı ve bunun sonucu olduğuna inandığım sağlık sorunlarının artışını izlerken, bir yandan da araştırmaya başladım. Sonuç, çömelmeyi unuttukça artan sağlık sorunlarının bilimsel açıklamalarına dair pek çok araştırma oldu.
Bu konuda ne zaman derslerimde veya ders dışı zamanlarda konuşmaya kalksam, ilkel buldukları bu yöntem hakkında çoğunun konuşmak istememesi veya konuya müstehzi yaklaşması beni şaşırttı, konuyla ilgilenip hak verenlerin olduğunu da söylemeliyim tabii.
Özellikle üç tanesi fazlasıyla öne çıkıyordu beni araştırmaya zorlayan konular arasında, bunlar; 1- Doğum yapamayan kadınlar
2- Kolon kanserindeki artış
3- Omurga problemleri
Ama araştırdıkça konunun sadece bu 3 başlıktan çok daha öte olduğuna dair sonuçlara ulaştım. Bunları mutlaka paylaşmam gerektiğine karar verdim. Artık sadece konuşarak değil, websitede DOĞAL YAŞAM bölümünde bu konuya özel bir bölüm açarak çalışmalar hakkında bilgilerimi sizlerle paylaşmaya karar verdim.
Hep ergonomi ve endüstri tasarımı yapan arkadaşlarımdan yıllardır istediğim, çömelmeyi sağlayan ve hijyen şartlarına sahip tuvalet tasarımları yapmaları idi. Bu önerime şaşıranlar kadar, tepkiyle karşılık verip ilkel bulanlar da oldu.
Sadece gidin ve çocuklarınızdan çömelmelerini isteyin, 40 yaş ve üstü olanlarımız çocukken çömelebilirdi ve bir kısmımız eğer spor ile ilgileniyorsak hala çömelebiliyoruzdur ama bir çoğumuz spor yapsa dahi çömelme yeteneğini kaybetmiş durumdadır. Çocukların çömelemediğini gördüğünüzde yeni nesillerdeki kabızlık, diz ve eklem sorunları hakkında da biraz düşünün. Düşünürken içinizdeki bir ses, muhtemelen “zaten doktorlar dizlerimiz ağrırken çömelme, merdiven çıkma ve inme gibi hareketleri yapmayın dediler” diye fısıldayarak size hatırlatma yapacaktır… Ama ben buna kesinlikle katılmadığımı belirtmek zorundayım. Çünkü beden bir fabrikadır ve beyin tüm beden için gerekli her türlü üretime karar veren mekanizmadır, dizler 90 dereceden fazla bükülmdiği sürece de beyin dizlerin 90 dereceden fazla bükülmediğini görerek gereksiz eklem sıvısı üretimini yaptırmayacaktır. Bir fabrikada kullanmadığınız departmanların ışığını açık bırakır mısınız?
Tuvalet yani dışkılama ihtiyacı için en doğru pozisyon çömelme pozisyonudur. Bu şekilde ancak bağırsakların içindeki dışkının tamamını daha çabuk ve içerde gayta bırakmaksızın atmak mümkün olabilir. Oturma pozisyonunda yapılan dışkılama ise asla kolondaki tüm dışkıyı atmayı sağlayamaz, gereken süzme ve elemeyi yapamaz. Pek çok kişi bunun hiç farkında bile değildir ve öğrenmesi de kolay kolay mümkün görünmemektedir medeni olduğunu düşündüğümüz yaşam alışkanlıklarının devamı içindeyken.
A Guide to Better Bowel Care: A Complete Program for Tissue Cleansing Through Bowel Management adlı kitabında Chiropracter Dr ve Beslenme Uzmanı olan Dr. Bernard Jensen, oturarak tuvalet alışkanlıklarının sağlık üzerinde nasıl büyük bir tehdit olduğunu anlatmaktadır. Ve oturarak tuvalet alışkanlığını ise “ergonomik kabus” olarak nitelemektedir.
Sindirimde mideden çıkan karışmış ve sindirime hazır gıdalar ince bağırsağa geçer ve orada besinler emilir, atıklar ise kalın bağırsaklara ya da kolona geçer ki atıkların kolona geldiği zamanki hali likitdir. Kolon içinde ilerken içindeki sıvı da emilerek rektuma gelen atıklar iyice katı hale gelir. Artık dışkının sadece konsantre halidir bu. Ve anüsten de dışarı atılır.
Toksik birikimi önlemek ve iç yapıda zehir oluşturmamak için dışkı atıkların tam olarak vücuttan tahliyesi gerekir. Bu ise sadece çömelmek ile mümkündür.Çömelme sırasında bacakların üst ön kısımları karın üzerinde basınç yaparak kalın bağırsaklarda dışkının ilerlemesi ve kolay tahliyesi için gereken yardımı sağlar.
Cecum, Ascending Colon, Transverse Colon, Descending Colon, Sigmoid Colon , Rektum ve Anüs, ince bağırsağa İleocecal Valve ile bağlanır.
İleocecal Valve, tek yönlü bir kapak gibidir. İnce bağırsaktan kalınbağırsağa geçişe izin verir ama tersine izin vermez. Çömelmiş pozisyondayken, sağ uyluk, karnın sağ tarafında CECUM a basınç yaparak atıkların yukarı doğu kalınbağırsakda ilerlemesine yardım eder. Bu da apandist ve ileocecal valve ın temiz kalmasını sağlar.
Sigmoid Colona gelen katı atıkların, rektuma geçip anüsten atılabilmesi için, Sigmoid Colondaki keskin dönüşü aşabilmesi lazımdır ki tortu bırakmadan ilerleyebilsin, çömelme pozisyonunda sol uyluk sol karına basınç yaparak Sigmoid Colonu da yukarı iter ve bu akışı sağlar.
Nasıl ki kalın bağırsaklara girişte bir kapak varsa, çıkışta da ir kapak vardır. Puborectalis Muscle ….
Bu kapak ancak çömelme pozisyonunda gevşer ve rektumun ağzını serbest bırakır. Oturma pozisyonunda ise kazara dışkılamayı önlemek için rektumun çıkışını bir lastik gibi tutar. Oturma pozisyonunda dışkılama yapmak için o kapağı aşabilmek ve bunun için de ıkınmak gerekir. Zaten burada doğumdaki istenmeyen ıkınma şekli de konumuza dahil oluyor ki bunu sonra ayrıca inceleyeceğim. Valsalva manevrası dediğimiz, iç karın basıncını , içerde hava tutarak itme şeklinde arttıran ve hemoroidden, kılcal damarlarda çatlaklara ve yırtıklara kadar varabilen sorunlara neden olan ıkınma şekli ile bağırsaklardaki katı dışkının atılımına çabalar insan.
Kolon yapısı ve çömelmenin birlikteliği aslında doğal bir mucizedir ve bunu artık fark etmemiz gerekiyor. Bunun medeniyetle ilgisi varsa ve medeniyet sağlıklı yaşamımız için kolaylıklar sağlıyor ise medeniyet çömelmeyi unutturmamak zorundadır.
Sonuçta, çömelme olmadan, iki uyluğun karına basıncı sağlanamaz, çömelmeden sağ uyluk sağ karına basınç yapamaz ve ince bağırsaktan kalın bağırsağa dışkılar sağlıklı şekilde ilerleyemez, çömelme olmadan sol uyluk sol karına basınç yapamaz ve sigmoid colon yukarı itilerek dışkılar rectuma tam olarak ilerleyemez, çömelmeden olmadan anüsden çıkışı sağlayan kapak görevindeki kas açılamaz.
Uzun boylu bir yetişkin, oturarak tuvalet yapmayı sağlayan bir aparatı kullandığında boyundan dolayı dizleri kasıklarından yukarıda kalacağından bir noktaya kadar bağırsaklarını boşaltabilmesi daha mümkünken bu çocuklar için mümkün olmadığından tehlike çocuklarımız için daha büyüktür.
Bağırsaklar tam boşaltılamadan kalan her atığın içindeki sıvı bağırsaklarda emildikçe taşlaşan atıklar zehir üretmeye devam ederek bağırsakların özellikle dönemediği ve ilerleyemediği kıvrımlarında birikerek kalıplaşmaya başlar. Zaman içinde bağırsak yüzeyindeki dokuları kapatıp görevlerine engel oldukça kısır döngü artarak devam eder ve sonuç pek çok hastalıklar, operasyonlar, belki de kansere kadar ilerleyebilir.
Basit bir kabızlık olarak ele alınmaması gereken şikayetler çocuk yaştan başlayarak ilaçlarla veya dışkıyı sıvılaştırmayı sağlayan yöntemlerle çözülmeye çalışılsa da pozisyon değişmedikçe hiçbir zaman tam atım sağlanamayacak ve birikimler tekrar kalanların üzerinde oluşmaya başlayacaktır.
Jonathan İsbit tarafından yazılan Nature Knows Best adlı kitap 8 yıllık araştırmaların sonucunda oturarak tuvalet ihtiyacını gidermeye çalışmanın insan sağlığında yarattığı tehlikeleri anlatmaktadır.
Oturarak tuvalet alışkanlığı ile apandist, mesane sorunları ve idrar kaçırma, kolon kanseri, bağırsak hastalıkları ve fıtıkları, doğum ve doğum ile ilgili sorunlar, kabızlık, ince bağırsak sorunları, hemoroid, banyoda ani kalp krizleri, jinekolojik muayeneler, prostat hastalıkları, cinsel işlev bozuklukları, omurga sorunları vb. problemlerin yakından ilgili olduğuna dair açıklamalar ve araştırmalar bu kitapta yer almıştır.
Tarihsel gelişimde insanoğlunun doğal yapısı çömelmeyi gerektirdiği için, bugün her kültürde de bebeklerin e rahat olduğu pozisyonlardan biri de çömelmektir. Ama zaman içinde öğrenilmişlikler ile bu güdü terk edilir.
1800 lerde kapalı sıhhi tesisatların yapımının başlamasıyla , krallara ve kraliçelere ayrı bir lüks de getirmek için oturmalı aparatlar yapılmaya başlandı.Ve bu sistem sanki batı medeniyetinin ileri ve medeniyetinin sembolü oldu.
2002 nisanında İranlı bir radyolog, Dr Saeed Rad, vajinada rectum duvarında oluşan bir çıkıntı olan “rectocele” diye adlandırılan bir çeşit fıtık hakkında çalışmalar yaparak çömelme pozisyonunda araştırmalar yaptı ve yayınladı. Yaşı 11-75 arasında değişen 21 erkek ve 9 kadın ile yaptığı araştırmada baryumlu lavman ile oturur ve çömelir durumda iken rectum ve puborectalis durumuna ve açılara baktı. Dışkı kaçırma ile ilgili olarak sorunlara dair ilginç görüntüler elde etti.
Artık bu konuda daha ciddi bilinçlendirme çalışmalarının yapılması gerektiğine inancım daha da artıyor. Doğum için de çömelmenin önemi çok büyük ama çömelmeyi unutmuş olan anatomik yapı içinde doğal olan doğumu başarabilmek de zorlaşmaya başlıyor. Oysa bizim amacımız doğal doğum için doğruları öğretmek. Doğal doğum konusunda hormonlardan, nefeslere ve doğumun gerçeklerine kadar her şeyi öğrenip, çömelme ve gerekli pozisyonları kullanamamak nedeniyle açılma ve bebeğin ilerlemesi için yardımcı olamamak hiç de hoş bir durum olmaz.
Derslerimde egzersiz kısmında güvenli çömelme hareketleri ve pelvis açıcı hareketlere öncelik veriyorum ama çömelmeyi hiç beceremeyecek kadar bacakları güçsüz ve dizleri yetersiz o kadar çok insan var ki… Sabırlı ve inançlı bir çalışma ile bu sorunu aşabilmeleri için evde de sık sık çömelmeleri gerekiyor. Bu konuyu sık sık farklı şekillerde bu bölümde incelemeye devam edeceğim.
Çömelmek Sağlıktır…
Bu Makaleyi gønderen Zeynep Yıldızhan`a tesekkur ederiz.