LOKMAN HEKİM – SADE BİR HAYAT

Gerçek Tıp – Yitik şifanın izinde ( Sade bir hayat )

Archive for the ‘GDO – Nedir ?’ Category

1 milyar dolar az olsun GDO’suz olsun!

Posted by Site - Yönetici Mayıs 16, 2012

1 milyar dolar az olsun GDO’suz olsun!

ABD’liler Türkiye’yi GDO cehennemine çevirmek için kapıları zorluyorlar. Mevcut yasalardan çok ama çok rahatsızlar.

Türkiye ’de 2009 yılından bu yana uygulanan Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO) kanunu,bu konuda en büyük üretici durumunda olan ABD’deki üreticileri  harekete geçirdi.

Niyet belli!

Türkiye’yi GDO pazarına açmak. Bunun için rapor dahi hazırlattılar. İddiaları

Türkiye’nin GDO’lu ürünlere izin vermediği için her yıl 1 milyar dolar kaybedeceği yönünde.

ABD ’de faaliyet gösteren Birleşik Soya Fasulyesi Kurulu ve Amerikan Soya Fasulyesi Birliği, ingiliz araştırmacı Graham Brookes’a, Türkiye ’de düzenlemelerle ilgili rapor hazırlattı.

Raporunda Türkiye ’nin mevzuatının şeffaflık ve bilimsellikten uzak olduğunu belirten Brookes, Radikal’e yaptığı açıklamada “Son 2 yılda GDO yasakları yüzünden 1 milyar dolar kaybettiniz. Bundan sonra ise her yıl 1 milyar dolar kaybedeceksiniz” diye konuştu. Brookes, “ Türkiye’de biyogüvenlik kanunu ve uygulama yönetmeliklerinin ülkedeki ithalatçı ve kullanıcı sektörler üzerinde etkileri” adını taşıyan raporunu Tarım Bakanlığı bürokrasisine de anlattı.

68 FİRMAYLA GÖRÜŞÜLDÜ

Radikal’e raporu ile ilgili açıklamalarda bulunan Brookes, sözlerine kendini tanıtarak başladı. Kanun ve düzenlemelerin ekonomik yansımalarını değerlendirme konusunda uzman olduğunu belirten Brookes, dünya genelinde birçok ülke ve AB için benzeri araştırmaları yaptığını belirtti. Brookes, Türkiye ’deki GDO mevzuatını Amerikan Soya Üreticilerinin talebi ile araştırdığını belirtti. Araştırma için Türkiye ’deki mülakat ve yerel verilerin toplanması işini Sabancı Üniversitesi’nden Profesör Selim Çetiner ve Ondokuz Mayıs Üniversitesi’nden Profesör Alper Güzel üstlendi. Brookes, gıda ve yem sektöründe faaliyet gösteren 68 önemli firmayla görüşmeler yapıldığını ve çalışmanın böylece ortaya çıktığını açıkladı.

HER YIL 1 MİLYAR DOLAR!

Araştırmaya göre, firmaların Türkiye ’deki GDO mevzuatından memnun olmadığını söyleyen Brookes, “Ancak bu rapor GDO taraftarı veya aleyhtarı değildir. Sadece kanunun etkilerini ekonomik anlamda ölçmek için yapılmış bir çalışmadır” diye konuştu. Brookes, “GDO yasasının ekonomik etkisi nedir” sorusuna ise “2 yıllık süreç için 1 milyar dolarlık kayıp” yanıtını verdi.

Önümüzdeki 3-4 yıllık süreçte en az 30 yeni GDO çeşidinin dünya çapında kullanılabileceğini” belirten Brookes, “Eğer Türkiye GDO’lara izin verme sürecini hızlandırmazsa maliyet daha da artar. O zaman her yıl için ortalama 1 milyar dolarlık bir kayıp söz konusu olur” dedi. Türkiye ’nin düzenlemesi nedeniyle tüketicilerin de etkilendiği görüşünü savunan Brookes, “ Türkiye ’deki gıda fiyatlarının son 2 yılda arttığına eminim. Tabii ki bu artışların tamamı GDO’dan kaynaklanmadı” diye konuştu. Önümüzdeki dönemde etkilenecek sektörleri anlatırken, kanatlı sektörü örneğini veren Brookes, “Mesela Brezilya’dakiler çok daha makul fiyatlarla satış yapacak. Rekabet gücünüz birçok sektörde azalacak” ifadelerini kullandı.

GDO: FRANKEŞTAYN GIDALAR!

Frankeştayn Gıda olarak da nitelenen GDO’lar kolera bakterisi geni taşıyan yonca, akrep geni taşıyan pamuk, tavuk genli patates, balık genli domates gibi gıdalar şeklinde karşımıza çıkmaktadır.İnsanlık doğal çeşitliliğe zarar vererek tür zenginliğinin yok olmasına yol açan GDO’ları yayarak yeni Frankeştaynlar yaratıyor.

GDO’nun zararları saymakla bitmiyor. Ekolojik dengeden tutun da türlerin özgünlüğünü kaybetmesine kadar bir çok tehlikesi var. En önemlisi ise insan sağlığı için çok büyük riskler taşıyor.

TÜM DENGEYİ YOK EDİYOR!
Yaşam bir bütündür ve gen halkalarındaki en küçük bir değişiklik beslenme zinciri yoluyla bütündeki diğer parçaları da etkiler. Sonuçta insan, hayvan, bitki, mikroorganizmalarda yapılan herbir değişiklik bütünün bir diğer parçası olan tarımsal biyoçeşitliliği; yani sağlıklı beslenmenin temeli olan gıda çeşitliliğine etkileyecektir.

Hastalık ve diğer zararlılara karşı dayanıklı olması için genleriyle oynanmış bir buğday türünün belki verimi yüksektir; ancak bir hastalık ya da zararlı sayesinde o türün yok olması ve dünyada artık başka bir buğday yetiştirilmediği için buğday ırkının tamamen ortadan kalkması gibi bir felaketi beraberinde getirebilmektedir.

İNSAN SAĞLIĞINA ETKİLERİ

GDO’lu bitkiler yüksek allerji riski taşıyor. Rusya’da bir gurup bilim adamı son üç yıl içerisinde allerji belirtisi gösteren hastaların sayısında 3 kat artış olduğunu ve bunun altında yatan nedenin Genetiği Değişmiş Ürünler’in (GDÜ) tüketimi olabileceğini açıkladılar.

Araştırmalar GDO’lu patateslerin fareler için toksik etki yaptığını, bağışıklık sisteminde bozukluklar, viral enfeksiyonlar gibi birçok etkileri olduğunu ortaya koyuyo

Posted in Diger Konular, GDO - Nedir ?, GENEL KONULAR | Leave a Comment »

Diyanet GDO hakkında ne diyor?

Posted by Site - Yönetici Mart 17, 2012

Diyanet GDO hakkında ne diyor?

Yeryüzündeki bütün canlıların bir yaratılış biçimi ve amacı var. Birileri bundan çok rahatsız ve değiştirmek istiyor. Ancak bunu yapmak istediğini açık açık söylemek yerine; bilim ve bilim çevreleri, siyasetçiler, medya gibi tüm vasıtaları, amacı için araç olarak kullanıyor.

Şeytan ilk telkinini, tek yasaktan yemesi için Hz Âdem’e yapmıştı. Aynı telkin ve vaadini, o gün bugündür sürdürüyor. İlk insanın düştüğü hata, ne yazık ki bugünün insanı için vakayı adiyeden.

Fransız Devrimi’ ile yeni bir boyut kazanan küresel derin devlet, kurulu düzeninin devamı için, genetik bilimi ve biyoteknolojiyi benzersiz bir silaha dönüştürdü. Bu silahı kullanarak; bitkilerin, hayvanların ve insanların fıtratlarıyla oynuyor. Yaşamı kontrolü altına almaya çalışıyor.

Yaşamı kontrol etmenin en kolay yolu da, gıdanın silaha dönüştürülmesinden geçiyor. Bu amaçla 1900’lü yıların başında başlattığı süreçte çok ciddi bir mesafe almış durumda. İlk olarak, insanlığın ortak mülkü olan tohumun mülkiyetini değiştirdi. Bunun için tohumların genetiğiyle oynamak gerekiyordu ve onlarda onu yaptılar. 1920’li yıllarda mısırdan başlayarak; ayçiçeği, domates, biber, patlıcan, salatalık, kavun, karpuz, kabak, ıspanak, lahana, bamya şeklinde devam edip giden binlerce bitkinin genlerine ekleme ve çıkarma yaparak, ‘hibrit’ adını verdikleri yöntemle tohumların tescilini almaya başladılar.

Çok iyi biliyorlardı ki; tohuma sahip olan, yaşama sahip olur. Yaşama sahip olansa, dünyaya! Nisa Suresi 119’da şeytanın: “Onlara emredeceğim, onlarda Allah’ın yarattığını değiştirecekler” şeklindeki beyanı; bugün hem insan ve hayvanların tohumu/spermi, hem de bitkilerin tohumlarının genetik yapısının değiştirilmesi şeklinde tecelli etmekte. Bugün insan sperminin önemli bir bölümü bile, Amerika’da bir şirket tarafından tescil edilmiştir.

Ne insanlar, ne hayvanlar, ne de bitkiler tarihin hiçbir döneminde bu denli bir zulme maruz kalmamıştır. Yani tüm canlılar, geri dönülmez bir tehlike başka bir değişle, gayri meşru bir kıyamet macerasıyla karşı karşıya. Son günlerde daha yoğun tartışılan GDO, yani genetiği değiştirilmiş organizmalar, fıtratın değiştirilmesi ve yaşamın birkaç şirketin patentine geçirilmesi veya devrinden öte bir anlam taşımaz.

1920’lerde başlayan genetik müdahaleler; birincil evreden sonra, bitkinin üreme genlerinin çıkarılarak kısırlaştırılması şeklinde devam etti. 1980’lere gelindiğinde, artık bir canlıya başka bir canlıdan alınan genlerin aktarımı gerçekleşti ki, bu macera artık bambaşka bir boyuta taşınıyordu. Bugün dünyada ve Türkiye’de tartışılan şey; daha çok ikincil aşama, yani bir insan, bitki, hayvan veya bakteriden alınan genin diğer bir canlıya aktarılması. Yaygın olarak bilinen adıyla: GDO

Türkiye halkının, GDO’nun ne olup olmadığını bilmesi oldukça önemli. Ancak asıl önemli olan halktan ziyade, halk üzerinde tesir eden siyasetçiler, ilim adamları, cemaat liderleri ve diğer toplumsal önderlerin konuyu ne kadar bildiği. Bugün özellikle Müslüman çevrelerde, konunun önemli ölçüde önemsenmediğini söylemek gerek. İlahiyat çevrelerinde ise, konunun ‘zaruret hali’ gibi bir mazerete indirgenmesi, -en azından bizim için- kahredici bir durum.

Dünyanın -asıl- gerçeklerinden habersiz bir şekilde, “dünya kaynaklarının, 7 milyara ulaşmış insanı besleyemeyeceği” şeklindeki batılı zihnin söylemini benimseyip tekrarlamak, Allah-ü Teâlâ’nın İsra Suresi 31. Ayet-i Kerimesi’ndeki, “rızık veren” vasfına güvensizlik değil de, nedir? Mevdudi merhumun ifadesiyle, ‘geçmişte yoksulluk korkusu, çocukların öldürülmesine ve düşürülmesine sebep olurken, bugün hamileliğin engellenmesi’ yahut da yaratılmışların beslenemeyeceği şeklindeki sakat tez, ne yazık ki Müslüman çevrelerce de dile getiriliyor artık…

Zaman zaman bu ‘seçkin’ kitle yerine, gençlerin daha bilinçli ve sağduyulu yaklaşımı ümit verici olsa da; kitleleri sürükleyen başta siyasetçiler olmak üzere, birçok toplumsal önderin özensizliği, ilgisizliği ve dolayısıyla bilgisizliği, yaşadığımız soruna daha geniş kitlelerce tepki verilmesini engellemekte. Siyasi, ekonomik veya dinî sorunlara yönelik karar veya fetva vericilerin kanaatlerini izhar ederken; seçtikleri muhatabın birikimi, vicdanı, imanı ve adil olup olmamasına bakmak yerine, isminin başına eklenmiş uzantıları önemsemesi, sonucu ciddi anlamda etkilemektedir. Feraset; muhatabın gizlenen kişiliğini ve çıkar ilişkilerini anlama ve kararlarını buna göre vermenin kavramsallaşmış hâli değildir de, nedir?

GDO; en basit anlatımla bir canlının genlerine dışarıdan yapılan müdahaledir. Asıl amaç ise, daha öncede ifade edildiği gibi, tohumun mülkiyetini yani yaşamın mülkiyetini ele geçirmek… Son zamanlarda yapılan GDO tartışmaları, aslında sorunun bütününden uzaklaşmamıza neden oluyor. Gayri ahlakî, gayri insanî bir eylem ve işlem olan genetik müdahalenin, hiçbir toplumun vicdanında yer bulmayacağını gayet iyi biliyorlar. Kirlenmemiş bir vicdanın bunu kabul etmesi zaten beklenmez. Bu gerçeğin toplumun vicdanında bir karşılığı olmadığını bilenler, insanlığın gözüne parmak sokarak bütünün tartışılmasına engel olmak istiyor.

Tohumu mülkiyetine geçiren şirketler, tartışma zeminini bile belirlemek istiyorlar. Hatta GDO karşıtıymış gibi duran bazı mahfillerin, aslında bizi hızla gerçekten uzaklaştırdıklarını da görürüz. Çünkü GDO karşıtı gibi duran bazı yapıların finansmanının mütemadiyen bu mahfillerce karşılandığı gerçeği, nereye doğru sürüklendiğimizi apaçık gösterir. Dahası o şirketler ve Dünya Bankası, AB ve Dünya Ticaret Örgütü gibi kurmacalı yapıları, Türkiye’de de olduğu üzere, finansmanını sağlayarak tohum bankaları kurduruyorlar. Yüz milyonlarca doları hayır-hasenat için vermediklerine göre, acaba neyi amaçlıyorlar? İşin sırrı yine ayrıntılarda kaybolup gidiyor ne yazık ki! Bu sözde tohum bankaları için yapılan finansal destekler, ülke içinden toplanan tohumların bir bölümünün Norveç’te buzulların altına kurdukları Swallboard kıyamet deposuna kaldırılması şartına bağlanmış... Oysa birileri bize, bütün bu çalışmaları tohumlarımızı korumak için yaptığını söylememiş miydi? O halde, hiçbir zaman cevabını alamayacağımız bir soruyu yine tekrarlayalım: O tohumların kullanımını yasaklayıp, sonra tohum hapishanelerinde saklamak hangi planın parçası?

Bu konuda yapılan tartışmaların belirleyici olup olmayacağını zaman gösterecek elbette. Ancak tartışmayı tohumu mülkiyetlerine geçiren küresel mafyanın arzu ettiği zaviyeden yaptığımız zaman, yalın gerçekten hızla uzaklaşmış oluruz. Mesela Türkiye’de 8 Ocak 2004’de kabul edilen ‘5042 Sayılı Yeni Bitki Çeşitlerine Ait Islahçı Haklarının Korunmasına İlişkin Kanun’ kâbus yasanın yanısıra 2006 yılında çıkarılan 5553 Sayılı Tohumculuk Kanunu’nun 7’inci maddesindeki “Yurt içinde sadece kayıt altına alınmış çeşitlere ait tohumlukların ticaretine izin verilir” hükmü gereği, on binlerce yıldır kullanıla gelen geleneksel yani tabiî tohum ticareti yasaktır ve suçtur. Dahası, nesepsiz tohumlarla yapılan tarıma destek veren Türkiye, diğer taraftan fıtrî tohumlarla yapılan tarımsal faaliyetine ise destek vermemekte.

Hiç kuşku yok ki GDO meselesi insanlarca tartışılabilir. Fakat Kur’an-ı Kerim’in, “şeytanî bir eylem” olarak nitelediği fıtratın değiştirilmesi gerçeğinin Müslümanlarca önemli ölçüde olumlanarak tartışılması, hem meselenin ehemmiyetinin farkında olunmadığının, hem de dünya gerçeklerinden ne kadar uzak kaldıklarını göstermez mi? İnsan görünümlü şeytanların söylemlerini müzakere edilebilir olarak görmek, sunulan zehre tenezzül etmekten başka ne olabilir? Fıtratı değiştirerek yaşamı ele geçirmeye çalışanlar gayet iyi biliyorlar ki, her kafadan bir ses çıkınca zihinler bulanıp, bilinçler kirlenecek, bu da Müslümanları, gerçekten hızla uzaklaştıracak. Gerçekten uzaklaştıkça sorunu çözecek bir icma da sağlanamayacak. Haliyle bu da fiili bir durum meydana getirecek. İslam Dünyası, özellikle de Türkiye bu konuda dünyaya sunulabilecek en iyi örnek.

Mevcut iktidar tarafından çıkartılan bir kanunla; bütün bir toplum gerçek tohumlardan uzaklaştırılmakta, tarım politikaları ile de toprağa ait olan insan, topraktan utanır/uzak hâle getirilmekte. Siyasi iradenin akıl almaz bir kararıyla; tohumun mülkiyetinin devri olan hibrit tohumları legalleştirmek amacıyla, sadece GDO’nun tartıştırılması, şeytanın zokasını bir kez daha yuttuğumuzu gösterir. Tohumun mülkiyetinin devri; sadece yaşayan insanların haklarından feragat etmesi olmayıp, bilakis sapa sağlam devraldığımız kadim tohum emanetinin gelecek nesillere aktarılmayarak ‘emanete hıyanet’ edilmesi, daha da önemlisi, gelecek nesillerin yaşama haklarının bir avuç merhamet yoksununun insafına terk edilmesidir!

Eleştirilerimiz kimilerince, ‘iktidar partisi karşıtlığı’ şeklinde yakışıksız bir indirgemeye maruz tutulabilir. Bu suçun tek sorumlusu mevcut iktidar olmayıp, olsa olsa zanlıların en büyüğü olabilir. Bu modern kölelik sözleşmesine atılan imzada, ister TBMM’de yer alsın, isterse de yer almasın tüm siyasi partiler ile tüm toplum kesimleri de bu suça ortaktır. Dahası, feraset yoksunu Müslümanlar bu meselenin asıl failler sayılmalı!

Bir çift evlendikten sonra korunma yapmadıkları halde, ilk bir yılda hamilelik gerçeklememişse, bu çiftlerden her ikisi veya birinin kısır olduğu varsayılmakta. Bundan kırk yıl önce geleneksel tabiî tohumlarla beslendiğimiz yıllarda, insanlardaki yüzde 2 olan kısırlık, tümüyle hibrit ve GDO’lu tohumlarla beslendiğimiz 2011’de ise yüzde 30’lara ulaşmış durumda. Kısırlık oranı bu hızla devam ederse, önümüzdeki on yılda, her iki evli çiftten biri kısır olacak. Dahası kırk yıl önce 150 milyon aktif sperm olan erkekler, şimdilerde 20 milyon seviyelerine düşürülerek hızla kısırlaştırılmakta. Bu denli hızla kısırlaştırılan bir toplumdan değil 3 çocuk talep etmek, 5 çocuk istemek bile geleceği kurtaramaya yetmeyebilir.

Elbette Müslüman bir toplum, meselenin dinî boyutunu asla göz ardı etmemeli. Nisa Suresi 119’uncu Ayet-i Kerimesi ile ilgili olarak, Türkiye Diyanet Vakfı’na ait ‘Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meal’in dipnotunda; “Allah’ın yarattığının değiştirilmesi, hem maddi alanda, hem de fıtrat alanında gerçekleşebilir. Zamanımızda, yeryüzünde doğal dengeyi bozucu her türlü girişimi bu çerçevede değerlendirmek mümkündür” denilerek, aslında meselenin dinî boyutu önemli ölçüde izah edilmekte. Kaldı ki, ‘İslam İşbirliği Teşkilatı’nın fıkıh komitesi de “genetik değişik helâl değildir” diyerek tartışmayı noktalamıştı.

Geleneksel tohumun ticaretinin yasak olduğu, buna karşın ticari firmaların mülkiyetine geçirilmiş hibrit kısır tohumların yaygın olarak kullanıldığı Türkiye’de, 2010 yılında çıkarılan Biyogüven-siz-lik Kanunu gerekçe gösterilerek, GDO’lu ürünlerin yasaklandığı iddia edilir. Oysa iddianın geçersizliğini anlamak için, kanuna bakmak yeterli olacak. Bu kanunun amaç maddesi, “genetik yapısı değiştirilmiş organizmalar ve ürünlerinden kaynaklanabilecek riskleri engellemek” cümlesiyle başlamakta. İkinci maddesinde ise “Veteriner tıbbî ürünler ile Sağlık Bakanlığı’nca ruhsat veya izin verilen beşeri tıbbî ürünler ve kozmetik ürünleri bu Kanun kapsamı dışındadır” denilmekte. Bu hükümle insanî ilaç ve aşılar, kozmetik ve temizlik ürünleri, tekstil ürünleri ve veteriner ilaçlarının kapsam dışına alınarak, zikredilen alanlarda GDO’ya resmen izin verildiği açıkça görülür. Ayrıca kanunun beşinci maddesinde GDO yasaklanmıyor. Bilakis yasanın ifadesiyle, “GDO ve ürünlerinin onay alınmaksızın piyasaya sürülmesi” yasaklanıyor. Neticede, Bakanlığa bağlı olan Biyogüven-siz-lik Kurulu isterse, son olarak 13 Kasım 2011’de verdiği izin gibi, GDO’lu ürünlere gıda veya yem amaçlı izin verir ve vermektedir.

Bütün bu gerçeklere rağmen sürekli olarak “GDO yasak” şeklindeki ifadelerin gerçekle uzaktan yakından ilgisinin olmadığını, geçtiğimiz bir yıl içinde herkes yaşayarak görmüştür. Öyle ki, bir merkezden programlanan bir el, kendisine güvenen kitlelerin midelerinin yanı sıra, eşikaltını da kirletiyor. Netice itibariyle Türkiye, önemli ölçüde tohumlarını küresel şirketlere kaptırmış; tıbbi ürünlerden temizliğe, gıdadan tekstile kadar tüm alanlarda genetiği değiştirilmiş ürünler cennetidir. Ümit ederiz ki; bundan sonra kimse ‘neden insanlar bu kadar sağlıksız, neden bu kadar psikolojik travma yaşanıyor, neden ebeveynler çocuklarını kontrol edemiyor, neden dualarımız kabul edilmiyor’ diye sormaz. Şayet emanete ihanet ettiği düşünülen bir zanlı aranıyorsa, uzağa bakmaya gerek yok.

.

Posted in Diger Konular, GDO - Nedir ?, GENEL KONULAR | 1 Comment »

GDO nedir, nasıl yapılır?

Posted by Site - Yönetici Şubat 21, 2012

GDO nedir, nasıl yapılır?

Temel olarak kısaca şu iki tanımı yapalım:

Genetik değişim (GD) modern biyoteknoloji teknikleri kullanarak bitki veya hayvan gibi bir organizmanın genlerini değiştirmektir.

Genetiği değiştirilmiş organizma (GDO) genetik değişim yolu ile farklılaştırılan bir bitki, hayvan ya da diğer bir organizmadır.

GD, geleneksel ıslah teknikleri ile yapılamayacak yollardan bir organizmanın genlerini değiştirebilir.

Benim birçok kişiye sorup doğru düzgün cevap alamadığım bir soru var:

Gen nerededir?

Evet sürekli bahsedilen, genetik bilgiyi de taşıyan bu çok önemli/gerekli şey gen nerededir ve nedir?

Bunu açıklamak için gelin büyükten küçüğe gidelim, temel biyoloji bilgilerimizi tazeleyelim:

Organizma: Canlı bir varlığı oluşturan organların tümüne denir. Örneğin insan organizması, kurbağa organizması, Elma ağacı organizması (ağacın bütünü)

Sistem: Aynı amaç için bir yapı sisteminde çalışan organların bütünüdür. Örneğin insan sindirim sistemi, kurbağa solunum sistemi, Elma Ağacı kök sistemi

Organ: Canlı bir vücuttaki dokuların bir araya gelerek anatomik ve işlevsel bir bütün oluşturduğu, belirli bir görev yapan ve sınırları kesin olarak belirlenmiş vücut bölümüne organ denir. Örneğin insan midesi, kurbağa akciğeri, elma meyvesi

Doku: Organları meydana getiren, şekil ve yapı bakımından benzer olup, aynı vazifeyi gören, birbirleriyle sıkı alâkaları olan aynı kökten gelen hücrelerin topluluğudur. Örneğin insan mide bağ dokusu, akciğer zarı, elma epidermis dokusu

Hücre: Bir canlının yapısal ve işlevsel özellikleri gösterebilen en küçük birimidir. Hücreler bir araya gelerek dokuları oluşturur.

Hücre, diğer yukarıdakilerden farklı olarak kendi başına da bir canlıdır.

Gelin şimdi hücrenin resmine bakıp genin ne ve nerede olduğuna buradan bakalım:

Resim 1: Teorik bir canlı hücrenin, teorik çizimi.


Evet, genin nerede olduğunu bulmak üzereyiz. Az kaldı.

Hücre bölünerek çoğalır. Yukarıdaki resimde gördüğünüz çekirdekçik, kromatin ipliğin yoğunlaşmış şeklidir. Bunlar hücre bölünmesi anında kısalıp, kalınlaşarak belirginleşir ve kromozom adını alırlar. Kromozom sıkışmış DNA’ dır. Görevleri, hücrenin yönetimini ve kalıtımı sağlamaktır. Her canlı türünde belli sayıda olup, zamanla değişmez.

Normal zamanda kromatin iplikçikleri halinde çekirdek içerisinde bulunan DNA, hücre bölünmesi sırasında sıkışarak kromozom şeklinde eşlenmiş hale gelir. Bir çizim ile anlatacak olursak:

Resim 2: Teorik bir canlı hücrenin, teorik bir kromozomunun teorik olarak çizimi ve DNA sarmalı.


DNA (Deoksiribo Nükleik Asit) : Tüm organizmalar ve bazı virüslerin canlılık işlevleri ve biyolojik gelişmeleri için gerekli olan genetik talimatları taşıyan bir nükleik asittir.

İşte bir organizmanın nasıl oluşup nasıl işleyeceğinin tüm bilgisi bu DNA zinciri içerisindedir. Gen ise sözlük anlamı ile,

Gen: Bir kromozomun belirli bir kısmını oluşturan dizidir. (Yani kromozom üzerinde bir bölgedir)


Resim 3: Gen(ler)in nerede olduğunun basit tarifi


Yani gen kromozomun ya da DNA zincirinin uzun ya da kısa olabilen bir parçasıdır ve her bir gen organizmanın oluşumu veya işleyişi ile ilgili bir bilgi taşır. Kimi zaman organizmanın belirli bir özelliğinin bilgisi tek bir gen tarafından belirlenirken kimi özellikler birden çok gen tarafından belirlenebilir.

İşte bu noktadan sonra işler daha da karmaşıklaşıyor. Bir genin, bir canlının hangi özelliklerini yönettiğini ya da bir özelliğin bilgisinin hangi genlerde olduğunu bilmek çok zor. Örneğin insanlarda göz rengi:

İnsanlarda Göz Renginin Genetik Durumu

“Önceleri bilim adamları insanın göz rengini sadece bir çift genin belirlediğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla bu düşünceye göre kahverengi göz dominant (baskın), mavi ise resesif (çekinik) olarak tanımlanmıştı. Günümüzdeyse artık bu düşüncenin doğru olmadığı, göz rengini belirleyen mekanizmanın daha karışık olduğu ve en az üç farklı gen tarafından kontrol edildiğini biliniyor. Bu genlerden ikisi 15. kromozom (bey 1 ve bey 2 genleri) biri ise 19. kromozom (gey geni) üzerinde bulunuyor. Bey 1 geni kahverengi göz rengi koduna, bey 2 geni kahverengi ve mavi göz rengi kodlarına (kahverengi ve mavi aletler), gey geni ise mavi ve yeşil göz rengi kodlarına (mavi ve yeşil aleller) sahip.

Her ne kadar bu bilgiler mavi yeşil ve kahverengi göz renginin genetik geçişini açıklasa da, diğer göz renklerinin nasıl oluştuğunu veya mavi göz rengine sahip ebeveynlerden nasıl olup da kahverengi göz rengine sahip çocukların doğduğu açıklanamıyor. Bu da henüz daha kanıtlanamamış ve göz renginin belirlenmesi mekanizmasında görev yapan başka genlerin de olabileceği mesajını veriyor.”

Burada vurgulamak istediğim asıl nokta, bırakın bir bitkinin ya da hayvanın genetiği değiştirildiğinde üretebileceği bilinmez maddelerin ne olabileceğini tahmin etmeyi; bilim şu anda insan göz renginin bile nasıl oluştuğunu ve hangi genlerce nasıl yönetildiğini net olarak bilememektedir.

Evet şimdi GDO’ nun nasıl yapıldığı ve dolayısı ile ne sonuçlara yol açabileceğini aydınlatabiliriz:

GDO Nasıl Yapılır?

GDO yapmak için temelde 2 yöntem var. Daha sık kullanılan “Ti plazmid” yolu ile ve diğer, “gen bombardımanı”. Daha net anlatabilmek için bir çizime bakalım:

Resim 4: Bitkilerde GDO yapımı. [Kaynak: Mirkov (2003) / http://bch.cbd.int/cpb_art15/training/module1.shtml indirme (30.01.2012) Tercüme Hakan Ozan Erzincanlı]


1. Safha: İstenen genlerin bitki hücresine verilmesi

Ti plazmid (Agrobacterium) Metodu:

Burada özellikle patates bitki köklerinde tümör yaptığı bilinen ve bitki hücrelerine sahip olduğu Ti plazmid (tumor inducing plazmid) aracılığı ile gen aktarabilen “Agrobacterium tumefaciens” adlı bir toprak bakterisi kullanılır.

Plazmid: Bakteri sitoplazmalarında (hücre duvarı ile çekirdeği arasındaki kısım) bulunan ve kromozom gibi davranan DNA’lar. Plazmid, kendi kendini eşleyebilen, kromozomdan ayrı bir DNA parçasıdır. Tipik olarak dairesel ve çift sarmallıdır.

Bu Ti plazmide bitkiye aktarılmak istenen gen (örneğin ot ilaçlarına dayanıklılık geni. Böylece örneğin mısır bitkisi yetiştirilirken üretici, otlara ve mısır bitkilerine dilediği kadar ilaç atacak ancak GDO mısırlara bir şey olmazken otlar ölcektir), bunun yanı sıra belirli bir tip antibiyotiğe direnç geni eklenir. Bu Ti plazmid, Agrobacterium Tumaficens’ e konulur. Sonra bir besi ortamında bitki hücreleri ve Agrobacterium Tumaficens birlikte yaşatılır. Agrobacterium Tumaficens özelliği gereği bu tümör yapıcı plazmidi bu sırada bazı bitki hücrelerine aktarır.

Bundan sonrası iki metotta da aynı olmakla beraber bu aktarım bir de gen bombardımanı metodu ile yapılır.

Gen Bombardımanı (parçacık tabancası) Metodu

İçerisinde belirli bir tür antibiyatiğe dayanıklılık geni de içeren istenilen genlerin DNA kodu ile kaplanmış parçacıklar (bunlar özel enzimlerle, örneğin Bacillus thuringiensis bakterisinden, alınır. Bu gen mısır iç kurduna zehir üretme bilgisini taşıyan DNA kodudur ve bu tip GDO’ lu mısırlara bakteri adının ilk harfleri eklenerek “Bt mısır” deniyor) bitki hücrelerine bir parçacık tabancası ile püskürtülür. Yani bu DNA parçaları bitki hücrelerine bombardıman yapılır.

2. Safha: İstenen genleri DNA’ sına eklemiş hücrelerin tespiti ve ayrıştırılması

Çizimde detayı verilmemiş olmasına karşın istenen gen parçacığının eklenmiş olduğu hücreleri tespit için hücreler antibiyotik ile muamele edilir. Genlerine antibiyotiğe direnç geni de içeren genleri almış olan bitki hücreleri yaşarken, genleri değişmemiş olan bitki hücreleri ölür. Canlı kalan hücreler ayrılarak alınır.

3. Safha: Seçilmiş hücrelerin çoğaltılması

Bu aşamada çeşitli besin ve hormonlarla bitki hücreleri yapay ortamda çoğaltılır ve kallus elde edilir. Kallus, organize olmamış parankinma hücrelerinin kitlesel yapısıdır. (örneğin ağaçların yaralanan kısımlarında yarayı kapatmak için oluşan kısımlar kallustur.)

4. Safha: Kallustan köklü filizcikler elde edilmesi

Kallusa önce kök geliştirici ve ardından yaprak geliştirici bir hormon verilir. Böylece filizcikler elde edilir. Bu aşamada totipotensi ilkesi çalışır. İnternette iyi bir tanım bulamadığım için tanımını ben yapayım:

Totipotensi: Tek bir hücrenin, sahip olduğu DNA bilgisi sayesinde tam bir organizma meydana getirebilme potansiyeli.

5. Safha: Köklü filizciklerden bitki elde edilmesi

Bu aşamada köklü filizcikler büyütülür ve zamanla toprağa aktarılır. Böylece genetiği değiştirilmiş bir organizma olan bitki oluşmuştur. Artık, örneğin bir Bt mısır ise,  bu bitkiyi yemeye çalışan mısır iç kurtları ölecektir. Çünkü bu bitkiye, aslında Bacillus thuringiensis bakterisinin sahip olduğu mısır iç kurduna zehir üretme yeteneği insan tarafından bahşedilmiştir. (Ve bu yeteneğe sahip bitki artık, bu çalışmaya yatırım  yapmış olan firmanındır.)

Peki GDO’ nun Tüketene Etkisi Ne Olabilir?

Tüm bu yukarıdakileri okuduysanız artık siz de bu konuda bir uzman sayılırsınız ve şimdi açıklayacağım kısımlar umarım daha kolay anlaşılır olacaktır.

Yukarıda insan göz renginin nasıl ve hangi mekanizmalarla oluştuğunun tam olarak bilinememesi (ve uzun süre tam olarak bilinmesinin mümkün olamaması, bilinse bile “tüm mekanizmadan” emin olmanın çok zor olması) gibi;

    1- Bir bitki veya hayvanın da bir kromozomunda bir bölgenin değiştirilmesi sonucunda “o organizma ne üretir ya da önceden ürettiği neyi üretmeyi keser?” sorularının cevabını yanıtlamak çok çok zordur.

2- Genetiği değiştirilmiş organizma daha önce hiç bilinmeyen ve bir ihtimal doğada hiç var olmamış yeni maddeler (proteinler) üretebilir. Bunların özellikle uzun dönemde bu canlıları yiyenlerde ne gibi etkilere yol açacağını bulmak çok çok zor ve zaman alıcıdır.

    3- GDO (transgenik) gıdaların özellikle tüketenin sağlığına zararlı etkilerinin olup olmadığını anlamak için risk analizleri yapılmaktadır. Ancak iyi bir risk analizi yapabilmek için metottan ziyade gerekli en önemli bilgi, olası etkilerdir. Örneğin 20 kromozomunda 50.000 gen içeren 2,5 milyar baz taşıyan mısır DNA’ sının bu genler aracılığı ile tam olarak neler ürettiğini (insan gözü örneğinde görüldüğü gibi bazı özellikler birden çok genin birbiri ile etkileşimi ile ortaya çıkar), bu genlerin korelasyonu ile neler üretebileceğini, genlerin yeri ve yapısında yapılacak yapay bir değişikliğin ne gibi sonuçlara yol açacağını bilmek mümkün müdür? Bu bilinse bile bundan emin olmak çok ama çok zor olacaktır. Çünkü bu bahsettiğimiz 50.000 gen içeren mısır da çalışmadan çalışmaya farklı çeşitlerde olduğundan (yani farklı mısır türleri ile GDO çalışmaları yapıldığından), ortaya akıl almaz bir olasılıklar listesi çıkacaktır ve bu olasılıkları tam olarak bilmeden, yetkin bir risk değerlendirmesi yapılamaz. Çıkan sonuçlardan bilimsel açıdan, istatistiki güvenilirlik payları ile bile emin olunamaz.

Durum Bu iken Neden Israrla GDO Yapılıyor?

Bence şu sebeplerden GDO yapılıyor:

    1- Yukarıda anlattığım bu teknik bilgileri elde edecek teknolojik seviyeye ulaşmak büyük masraflara sebep olur. Temel olarak bilimciler, yapılan bu çalışmaların dünyaya ve insanlığa faydalı olduğuna önceleri kendileri ikna olur (yoksa meslekleri ve kendileri işlevsiz kalacaktır) ve sonra bu çalışmalar için finans desteği sağlayacak kurumları, şirketleri sonrasında beraberce hükümetleri ikna ederler. Bilimciler çalışmalarına para bulamazlarsa bu konuda gelişme olmaz (ya da finans kaynakları bulundukça, yavaş yavaş olur), bilim hazla ilerlemez ve bu bilimcilerin bildikleri bu kadar bilgi ve emek boşa gider. Ayrıca bilimciler bu yavaş giden gelişmeleri bekleyecek kadar sabırlı değillerdir. Bulunacak bu ilginç şeyler onlar hayattayken kendileri tarafından bulunmalı ve isimleri tarihe geçmelidir.

Öğrendiğiniz bir bilgiyi kullanmamanın bedeli var. Örneğin ben biyoteknoloji yüksek lisansı yaptım. Ancak GDO’ nun zararlı olduğunu ve asla yapılmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu sebeple bu konuda çalışıp gelir elde etmekten feragat etmeyi göze almak zorundayım. Doğruları savunmak kolay değil…

  2- Bir firma bir mısıra sahip olamaz normalde. Örneğin A firması çıkıp da “xx mısırı” benimdir. Ben izin vermedikçe kimse bu mısırı ekemez, dikemez. Ancak benden satın aldıklarınızı ekip, dikebilirsiniz” diyemez. Derse saçma olur çünkü o mısır insanlığın hatta dünyanın hatta evrenin ortak mirasıdır. Ancak ilgili firma bu mısırın genlerini belirli bir yatırım yapıp da doğada asla var olamayacak şekilde değiştirirse bu mısırı sahiplenebilir. Evet genlerin 50.000′ de 1′ ini değiştirse de yeni mısır varyetesini sahiplenerek patentleyebilir ve bunun alımı-satımı ile ilgili tüm gelirlere talip olabilir.

Bu iki maddeden ötesi (GDO’ ların açlığa çare olacağı, verimi arttırdığı, daha sağlıklı gıdalar üretilmesine sebep olabileceği) firmaların ve bilimcilerin olası gelirlerini kaybetmemek için buldukları çeşitlemelerdir ve tümü kolayca çürütülebilir.

Sonsöz

GDO’ nun zararları ile ilgili soru geldiği zaman, cevabı yeteri kadar verebilmek için bu işin içeriğini de detaylı anlamak, anlatmak gerekiyor. Yoksa dinleyicilerin, uzmanlar grubu karşısında sürekli bir sorular yumağı içerisinde kafası karışıyor. Söz konusu bilgi eksikliği boşluğundan faydalanan konuşmacılar da nereden tutarlarsa istedikleri gibi konuyu anlatıyorlar.

Bu yazıda GDO yapım safhalarının sonuna kadar olan kısım (insan gözünün kalıtımı ile ilgili yaptığım kısa yorum hariç) tamamen yorumlarımı içermeyen bilimsel bilgidir. Burayı okuyarak GDO’ nun ne olduğunu, ne gibi etkileri olabileceğini kendiniz değerlendirebilir; uzmanlara soru sorarken bu bilgilerden faydalanabilirsiniz.

İnanılamaz bir karmaşa içerisinde akıl almaz bir düzen sağlayan DNA’ ya, insanların zorla ve hile ile müdahalesinin son bulması dileğimle…

Posted in Diger Konular, GDO - Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar, GDO - Nedir ?, GENEL KONULAR | Leave a Comment »

GDO – Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

Posted by Site - Yönetici Şubat 16, 2012

GDO – Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar

Posted in Diger Konular, GDO - Nedir ?, GENEL KONULAR | Etiketler: | Leave a Comment »

İsrail’den şimdi de siyah domates garabeti

Posted by Site - Yönetici Şubat 3, 2012

 

İsrail’den şimdi de siyah domates garabeti

Basın yayın organlarında İsrail’in domatesin rengini değiştirip dünya pazarına ‘siyah domates’ adıyla sunmaya başladı. Kimi çevrelerin öve öve bitirmediği ürünün önümüzdeki yıl Türkiye pazarlarında da yer alacağı iddia ediliyor.

İsrail rengarenk havuçlar ve kırmızı limondan sonra şimdi de domatesin genetiğiyle oynayarak rengini siyahlaştırıp ‘siyah domates’ tohumlarını dünya piyasasına arz etti.

Basında yer alan habererlere göre siyah domateslerin siyah rengini yaban mersinden alınan pigment vasıtasıyla elde edilmiş. Fıtratı bozulan domatesler ek miktar C vitamini ve antioksidanlar içerdiği iddiasıyla pazarlanıyor. İsrail’in buluş olarak nitelediği bu GDO’lu ürünleri Şubat başında açılacak Uluslararası Tarım Fuarı’nda tanıtacağı öğrenildi.

Rusya basınında yer alan habere göre GDO’lu domateslerin 2012 yaz sezonunda aralarında Türkiye’nin de bulunduğu ülkelerde ekilecekmiş.

.

 

Posted in Diger Konular, GDO - Nedir ?, GENEL KONULAR | Etiketler: | 1 Comment »

TORUNLARIMIZ KUYRUKLU YA DA YÜZGEÇLİ OLURSA !

Posted by Site - Yönetici Ekim 9, 2009

GMO

GMO

Biraz uzun bir yazı , ama okumanızı tavsiye ederim.

TORUNLARIMIZ KUYRUKLU YA DA YÜZGEÇLİ OLURSA !

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı?

Haber Ajanda, Aralık 2006

KONTROL EDİLEBİLİR BİR NESİL Mİ YETİŞİYOR?

Esra DURU

e.duru@haberajanda.com

Haber Ajanda Dergisi. YIL 1 SAYI 9, ARALIK 2006

Genetiği değiştirilmiş ürünlerin, zamanla insanlarda ne tür etkiler oluşturacağını gösteren sağlıklı hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli doğar mı?

***

Bir kere değiştirilmiş bir geni, eski haline döndürmek artık imkânsızdır. Doğadaki akrabalarından çok daha güçlü hale gelen GMO’lar, akrabalarını doğal ekolojik sistemin dışına itebileceği gibi onları tamamen yok da edebilir ya da gıda zincirine dâhil olarak tamamen beklenmedik ve öngörülemeyen yeni formlara neden olabilir. Böyle bir felaket, atom faciasından bile daha korkunç sonuçlar doğurabilir.

***

Belirli tip hücreleri yok eden genler belirli bir grubu veya belirtiyi de hedef alabilir’ Örneğin göz veya ten rengi, saç yapısı, ırk, din veya diğer bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GMO, korkunç bir kitle imha silahına dönüşebileceği gibi, insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir.

***

Gen teknolojisi veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ilaçlar, genetiği değiştirilmiş vitaminler ve şifalı otlar, gen teknolojisinin veya nanoteknolojinin kullanıldığı tedavi yöntemleri, farkında olmasak da DNA moleküllerimiz içinde kalıcı bir değişimi başlatıyor. Bizi insan türünden çıkartarak tamamen başka tür varlıklara dönüştürmüş oluyor.

KÖPEKBALIĞI GENLİ DOMATES, AKREP GENLİ PATATES TÜKETİYORUZ’ GENETİK BOMBALAR MI YİYORUZ? DEĞİŞTİRDİĞİMİZ GENLERİ KONTROL EDEMEZSEK! TORUNLARIMIZ KUYRUKLUYA DA YÜZGEÇLİ OLURSA’

KONTROL EDİLEBİLİR BİR NESİL Mİ YETİŞİYOR?

Geçtiğimiz ay Meclis’ten geçen ‘Tohumculuk Yasası’ birçok tartışmayı da beraberinde getirdi. Bu tartışmalar sırasında konunun uzman isimleri, kamuoyunun dikkatini GDO’lu ürünlerle ilgili soru işaretlerine çekti. Günlük hayatta, diktiğimiz salatalıktan ya da domatesten neden tohum alamadığımıza kafa yorarken, bunun aslında daha ciddi birtakım sonuçlar doğurabileceğini pek de düşünmemiştik. Yeni yasanın, Türkiye’ye girişine ve ekimine izin verdiği ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ın (GDO, İngilizcesi GMO); kısırlığa, alerjik reaksiyonlara ve antibiyotik dayanıklılığa neden olduğu söyleniyor. Ayrıca farklı genlerle birtakım özellikler kazandırılan ürünlerin, bunlarla insan vücudunda başka ne gibi etkilere yol açabileceği de bilinmiyor.

Özbekistan’ın sürgündeki muhalif lideri Muhammed Salih’in biyolog eşi Dr. Aydın Salih, GMO’ların hayatımızı ne kadar kuşattığını ve olası etkileriyle ilgili iddiaları HABER AJANDA için değerlendirdi. Salih, transfer edilen genlerin daha sonra insan vücudunda yol açabilecekleri zararların yanı sıra örneğin belirli bir ırka has özelliklerle savaşmaya yönelik kullanılabileceğini de ifade etti.

Tarım Bakanlığı ise, GDO’ların insan ve hayvan sağlığına zararlı olduğuna dair herhangi bir bulguya henüz rastlanamadığına, ancak bu ürünlerin üretime girmesinden bu yana geçen sürenin, bir sorunun varlığının tespiti için kısa olduğuna vurgu yaptı.

Doğalın yerini çoktan GMO’lar aldı

– Sayın Salih, GMO nedir?

– Ülkeye çoktan girmiş olan GMO’nun ne olduğunu halk bilmiyor ve tehlikelerinin de farkında değil. İngilizcesi, ‘Genetically Modified Organisms’ olan tabir ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar’ (GMO) olarak çevrilebilir. Bu teknoloji, tek bir gen veya gen gruplarının eklenmesi, çıkarılması, yapısının değiştirilmesi veya türler arasında karşılıklı değiştirilmesini kapsar. Genetik mühendisliği (GM) ürünü olan bu tip ürünlerin oluşumu, doğal ortamda birbirleri ile ilişkileri olmayan organizmaların genlerinin değiştirilmesi veya transferi ile gerçekleşir. Transfer edilen genler mikrop geni, virüs geni, bitki geni, hayvan geni hatta insan geni olabilmektedir. Bir organizmanın belirli genlerini, diğer bir organizmaya nakletme manipülasyonları sonucunda ‘genetik taşıyıcı’ tamamen yeni bir şekil alır. Gereken genlerin kombinasyonu yapılarak, istenilen renk, tat, koku, şekil, sertlik veya yumuşaklıkta bir ürün elde edilebilir.

– GMO’lar hangi yiyeceklerde kullanılıyor?

– Günümüzde neredeyse her hazır yiyecek ve içecekte GM katkılarının en az birkaçı katkı maddesi olarak kullanılıyor. Modifiye soya lesitini, aromalar, glikoz, fruktoz, nişasta, maltodekstrin, karamel, riboflavin ve diğer E endeksi adı altındaki transgen katkı maddeleri, aspartam, àspasvit, aspamiks vs. örnek olarak verilebilir.

– GMO’ların girdiği başka ürünler var mı?

– Tüketicinin tarımda kullanılan GMO tohumlarının miktarından da hiç haberi yok. Halbuki doğalın yerini çoktan GMO almış durumda. Pamuk, buğday, pirinç, soya, mısır, ayçiçeği, şeker pancarı, patates, ıspanak, soğan, sarımsak, karpuz, elma ve kavun gibi birçok gıdanın üretiminde GMO tohumları yaygın olarak kullanılıyor. Tabii listeye bir de bu meyve ve sebzeden elde edilen ürünleri katmanız gerekecek. Yani şeker, un, yağ, parfüm, temizlik malzemeleri, boya, kumaş, gübre vs’

 

Transfer ettiğimiz genler kontrolden çıkarsa

Ürünlerin genetiği nasıl değiştiriliyor ve bunda amaç nedir?

– Genetik mühendislik, oluşturduğu organizmalarda, bizim ‘transgen’ dediğimiz ve asla insan yiyeceği kaynağı olmayan materyalleri kullanarak doğal/temel besinlerimizi değiştiriyor. Domatesi soğuğa daha dayanıklı hale getirebilmek için köpekbalığı geni nakledilirken, patatese de, ona zarar veren böceklerden kurtarmak için akrep geni naklediliyor. Bazı bitkilere ise bağışıklık sisteminden sorumlu olan insan geni naklediyorlar. Transgenlerin, yani genetiği değiştirilmiş ürünlerin zaman içerisinde ne gibi etki doğuracağını anlamamızı sağlayacak uzun süreli hiçbir test yapılmamıştır. Tükettiğimiz akrep, balık, domuz veya insan geni taşıyan domates ya da patates acaba bizim genlerimize ne gibi etki yapabilir? Mesela torunlarımız kuyruklu veya yüzgeçli olur mu? Transfer edilen bu genlerin (transgenler) yeni ortamlarında bulunan komşu genlerle ne gibi etkileşime girecekleri, dayanıklılık dereceleri, stabil kalıp kalamadıkları ya da yeni yerlerini terk ederek göç edip etmeyecekleri bilinmiyor. Bir bitkiden diğerine ya da gübreden toprak bakterilerine, ardından da sayısız değişik organizmaya geçiş yapabilir mi bu genler? Mesela yenen bir meyveden bağırsak bakterisine, oradan kan hücrelerine, kan hücresi ile de organlara ya da hamile bir kadının çocuğuna göç etme olasılığı nedir bu genlerin?

– GMO’lar insan vücudunda nelere yol açıyor?

– Kanser hastalıklarına, kısırlığa, alerjiye yol açabildiği gibi, yeni doğmuş bebeklerde hastalık ve ölüm oranlarının artmasına neden oluyor. GMO’nun bağışıklık sistemini bozduğu, metabolizmada sorunlara yol açtığı ve alerjik etki doğurduğu birçok bilimsel araştırma ile kanıtlanmıştır. Ayrıca bitkiye yabancı bir genin entegre edilmesi ile bitki genomunun stabilitesinin azaldığı da kanıtlanan gerçeklerden biridir.

– Peki bu genler aktarıldıkları organizmalarda kontrol edilebiliyor mu?

– Geçtiğimiz yıl bir haberde, Adana’da yetiştirilmiş GM mandalina ağacının bir dalı gösterildi. Aynı dalda yan yana mandalina meyvesi ve kırmızı acı biber olgunlaşıyordu. GM ağacının sahibi, bu durumu ‘Allah’ın Mucizesi’ olarak adlandırıyordu. Hâlbuki bu vakanın mucizeyle hiç alakası yok. Bu sadece, mandalina ağacının meyvelerine kırmızı biberden nakledilmiş genin stabil olmadığının göstergesidir. Korkunç olan ise bu stabil olmayan genin mandalina ağacında başladığı yolculuğun nerede biteceğinin bilinmemesidir.

Bir kere elden çıkmış bir geni ya da genleri geriye döndürmek artık imkânsızdır. Doğadaki akrabalarından çok daha güçlü hale gelen GMO’lar, akrabalarını doğal ekolojik sistemin dışına itebileceği gibi onları tamamen yok da edebilir. Ya da gıda zincirine dâhil olarak tamamen beklenmedik ve öngörülemeyen yeni formların doğumuna neden olabilir. Bunun gibi ve benzeri bir felaketin sonuçlarını öngörebilmek imkânsızdır. Böyle bir felaket, atom bombası faciasından bile daha korkunç sonuçlar doğurabilir, çünkü atom bombası faciasının ardından ortaya çıkan nukliatidler, zamanla zararsız element halini alana dek parçalanıyorlar. Tıpkı kurşun gibi… GMO ise zamanla sadece katastrofik bir şekilde çoğalacak ve tahmin edilemez bir form alarak facia sınırlarını genişletecektir.

– GMO’lar iyi amaçlar için de kullanılabiliyor mu?

– Genetik mühendislik aracılığıyla kişinin genetik yapısı doğrudan etkilenerek, bedensel hastalıkların tedavisi, akıl ve ruh hastalıkları, madde bağımlılığı, davranış bozuklukları, anti-sosyal kişilik, şizofreni ve suç bağımlılığı gibi ruhsal bozuklukların tedavisi de mümkün hale geliyor. Kişinin genetik yapısına özel etkili ve sadece hastalıklı bölgeyi hedef alan, bedenin geri kalan kısmını etkilemeyen ilaçlar zamanla üretilecektir. Ancak tablo göründüğü kadar parlak değil’

GMO’lu tohumlar tarımı dışa bağımlı hale getiriyor

– Tohumlarda yapılan genetik değişiklikler nasıl sonuçlara yol açıyor?

– Günümüzde, birçok transgenik tohuma, ‘Terminatör Geni’ yerleştirilerek, bu tohumların bir sonraki mevsimde kısır olmaları sağlanıyor. Yani bu tür tohumlar, sadece bir kere ekilebiliyor ve bir daha asla kullanılamıyor. Tüm canlı organizmaların üreme sistemi genelde aynı prensiplere dayandığından bu tohumlara yerleştirilen terminatör genler insanoğlunun da doğurganlığı üzerinde etki yaratabilir. Belirli tip hücreleri yok eden genleri GMO’ya yerleştirdiğinizi bir düşünün. Bu genler insanoğlunun bilinmeyen hastalıklara yakalanmasına sebep olabileceği gibi dünyaya bakış açısını ve psikolojik süreci de geri dönülemez bir şekilde etkileyebilir. Ayrıca bu yok edici genler belirli bir grubu veya belirtiyi de hedef alabilir. Örneğin, göz veya ten rengi, saç yapısı, ırk, din veya diğer bir özelliğe yönlendirilmiş olabilir. GMO, korkunç bir kitle imha silahına dönüşebileceği gibi, insan, hayvan, bitki ve mikroorganizmaların kitlesel yönetimini sağlayan bir makine halini de alabilir.

Hatta tarihte öyle sözler var ki, bu gelişmelere yönelik olarak yorumlanabilir. Mesela Aziz Paul’un zamanında yaptığı bir kehanet var: ‘Öyle bir zaman gelecek ki insanoğlu sadece yabani otla beslenebilecek’ diyor. Tabii eğer beslenebilecek ot kalırsa’ Davut Aleyhisselam da, ‘Yemek onlar için bir ceza, bir ağ, bir tuzak ve bir pranga olacaktır’ demiş.

Kur’ân-ı Kerîm’de, Nisa Suresi 119 ve 120. ayetlerde Allah, ‘(Şeytan), Onları mutlaka saptıracağım, mutlaka onları boş kuruntulara boğacağım, kesinlikle onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler, şüphesiz onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler, dedi. Kim Allah’ı bırakır da şeytanı dost edinirse, elbette apaçık bir ziyana düşmüştür. (Şeytan) onlara söz verir ve onları ümitlendirir; hâlbuki şeytanın onlara söz vermesi aldatmacadan başka bir şey değildir’ diyor.

Bu ayette GMO ve genetik mühendislikle ilgili detaylı ve herkesin anlayabildiği bir şekilde bilgi verilmiştir. Ancak ‘hayvanların kulaklarını kesecekler’ olayının anlaşılmasında belki güçlük çekenler vardır. Genetik araştırmalarda, mutasyonları takip etmek için yapılan deneylerde, hayvanların kulakları kesilerek dokular elde ediliyor. Yani anlayacağınız, transgenik teknoloji, bir nevi şeytani özellikler taşıyor.

DNA’mız değişiyor

– Yediğimiz ve içtiğimiz gıda maddelerinde, hatta örneğin kozmetik için kullandığımız birtakım ürünlerde meydana gelen bu değişiklikler zamanla DNA’mızı etkileyebilir mi?

– DNA değişimleriyle ilgili araştırmalar yapan bilim adamlarının iddialarından önce söylenmesi gereken şu ki, dünyadaki her canlı varlık, iki helezonlu DNA’ya sahiptir. Normal yaşam sürdüren insanın veya dünyadaki herhangi bir canlı varlığın DNA’sı doğumdan ölüme kadar geçen sürede değişim geçirmiyor. Değişimlerin oluşması için ise, çok uzun, yüzlerce yıl gibi bir zaman gerekiyor. Diğer tarafta ise, bilim adamları DNA’daki değişimlerin kısa süren periyotlar içinde gerçekleşmelerinin mümkün olduğunu ve belirgin bir değişimin bir yaşam süresi sırasında oluşabileceğini iddia ediyor. Örneğin, DNA’yı değişime uğratmanın en kolay yolu, bir virüsle etkileşimidir. ‘Epsteyn Barr’ ve ‘Herpes 6’ gibi DNA virüsleri, hücresel yapıda değişikliklere sebep oluyor. Bazı yankılanma ve ses dağılımı titreşimleri DNA moleküllerinin içindeki helezonun, kıvrımın çözülmesine ve değişime açık hale gelmesine neden oluyor. DNA’daki değişimleri araştıran bilim adamları diyor ki: ‘Tahminen 5 ila 20 sene önce başlayan süreçte, insanlık sürekli bir değişim içindeydi ve insan DNA’sındaki 12 helezon gelişiyor. Bu, türümüzün henüz sonuçlarının ne olacağı bilinmeyen bir değişimi.’

– Bu değişimin insan vücudundaki etkileri nasıl fark edilebilir?

– Konuyla ilgili bilim adamlarının açıklamalarını size aktarayım: ‘DNA ve hücresel değişimlerden geçerken, insan, kendini bulunduğu yerde değilmiş gibi hissedebilir. Yorgunluk hissedebilir, çünkü beden hücreleri harfi harfine değişiyor ve insan, yeni, farklı bir varlığa dönüşüyor. Yeni bir bebek gibi çok daha fazla dinlenme ve uykuya ihtiyaç duyabilir. Zihinsel karışıklıklar ve sıradan işlere yoğunlaşmada zorluklar oluşabilir. Vücudunda belli bir sebebi olmayan ağrı ve sızılar sıklaşabilir. Görünen fiziksel bir sebep olmadığından, ruhsal çöküntü ve ruhsal problem oluşur. Kadınlar sebebini bilmeden ağlar ve menapoza daha erken yaşta girerler. Erkekler canlı ve enerjikken, hissettikleri yorgunluk hissi ile huzursuzlaşabilirler, kadınsı şefkat yönlerinin dışarı çıktığını hissedebilirler.’ Size de tanıdık geliyor mu?

Her şey bilimkurgu filmi gibi

– Bu belirtilerle doktora giden insanlara ne gibi tedavi uygulanır?

– Yine aynı bilim adamları bu soruya da şöyle cevap veriyor: ‘Enerjetik beden üzerinde çalışma (bioenerji terapisi gibi), hormonal terapi, homeopati, vitamin, şifalı ot, aromaterapi ve de soğuk lazer terapisi kullanılıyor. Tedavi yöntemlerinden çoğu, atalardan -diğer güneş sistemlerindeki gezegenlerden bu gezegene- şimdiki değişim sürecinde yardım etmek için enkarne olmuş varlıklardan öğreniliyor.’

DNA moleküllerimizin, bazı yankılanma ve ses dağılımı titreşimlerinden etkilendiğini söylemiştik. Her mağazada, hatta yeni model her asansörde, sinemalarda dört taraftan bizi bombalayan yankılı ve ses dağılımlı müziğe maruz kalıyoruz. Aynı şekilde, hormonal tedaviler, sokakların her köşesinde satılan, gen teknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen ilaçlar, GM bazlı vitaminler, GM şifalı otlar, gen teknoloji veya nanoteknoloji yöntemleriyle elde edilen aromalar, soğuk lazer terapisi ve lazer cerrahi de DNA’mızı etkiliyor. Bunlara ek olarak, diğer enkarne olmuş varlıklardan öğrenildiği iddia edilen yöntemler de, DNA moleküllerimiz içinde kalıcı bir değişimi başlatıyor. Bizi insan türünden çıkartarak, tamamen başka tür varlıklara dönüştürüyor.

Dünyadaki her canlı varlık, iki helezonlu DNA’ya sahip olduğuna göre, biz dünya varlıkları değil, acaba ne gibi gezegenlerarası bir varlığa dönüşüyoruz? Bilim adamları bu soru ile ilgili ısrarla belirsizliği vurgularken, bir yandan da vaatler sıralıyor: ‘Hastalıklar olmayacak, ölmemize gerek kalmayacak, çocuklar ‘Gen Teknoloji’ yöntemleriyle isteğimiz üzerine üretilecek, hapislere gerek kalmayacak, yaşam dersleri acılar çekerek değil, zevk ve sevgi içinde öğrenilebilecek…’ Dünya insanının değişim sürecini tamamlaması için verilen tarih ise 2012′

GM soya ile beslenen kobay fareler ölüyor

– Sayın Salih, konuyla ilgili bilimsel araştırma sonuçları var mı? Yazının devamını oku »

Posted in Diger Konular, GDO - Nedir ? | 2 Comments »